yahac

Gel ey! gurbet diyârında esir olup kalan insan,
Gel ey! dünya harâbında yatıp gâfil olan insan.

Vakit, aşık ve maşukun vuslatına sahne bir mahşer provası olan Hac vaktidir. (Zilhicce) Lâkin hacca gitmek başka şey, hacı olmak daha başka bir şeydir. Eve gitmekten maksat, evin sahibini ziyarettir. Binayı değil mânayı görmektir. Esas olan evin Rabbine ibadet etmektir. Bunu çok iyi bilen Hz. Pir Mevlânâ, hacıları uyarıyor ve şöyle diyor:

Ey hacılar! Ey hacılar! Nerdesiniz, nerdesiniz.
Sevgiliniz içinizde, gelin, hele bir gelin siz!
Onlarca kez, o yollardan o eve gidip geldiniz.
Bir kez çıkıp dama bakın, ne hâlde kendi eviniz!
Hac yolunda zahmetiniz, bir define olsun size.
Sizde gizli defineye, siz kendiniz perdesiniz.
[Divan-ı Kebir, VII/14]

Ya Rabbi, lütuf ve keremini üzerimizden kaldırma. Kabul edeceğin duayı bizden tecelli ettir. Bize kulum de, sevgine, aşkına, muhabbetine mazhar kıl.

Ya Rabbi! Bizi sana yaklaştıracak amel ve ibadetlerle merzuk eyle, rızıklandır. Her halimiz ve hareketimiz senin rızana muvafık olsun, bizi kendi halimize bırakma! Daima hakikati göster, hatalardan muhafaza eyle, cümle ihvana dünyevî ve uhrevî saadetler ver, "yardan ayrı kalma" ateş-i azabından koru! Amin Ya mûin..

El-aman ya hu, aşk ile ya(n) ya huu…

[ umutrehberi ]


"Bir köy muhtarsız olmaz, bir iğne ustasız olmaz, sahipsiz olamaz, bir harf kâtipsiz olamaz; biliyorsun. Nasıl oluyor ki, nihayet derecede muntazam şu memleket hâkimsiz olur?”
Sözler | Onuncu Söz
BEDİÜZZAMAN

9

AŞK !

Doğuşdan bir manâ ve nüve olarak, hemen her ruhun önemli bir yanını teşkil eden AŞK , gerçek ton ve rengini hakiki AŞKA inkılâb etmekte bulur, ebedilik kazanır ve zamanla da vuslat eşiğinde bir mücerret lezzet haline gelir.
* * *

İnsanoğlunda, Hak tecellilerine açık olan zirve gönüldür.
Gönüllerin bu tecellilere, dolayısiyle de Allah sevgisine mazhar olmalarının en zâhir emaresi, ise, o sinelerde Yüce Yaratıcı’ya duyulan AŞK ve iştiyaktır.
* * *

İnsan-ı kâmil ufkuna ulaşma yollarının en keskin, en kestirme ve sıhhatli olanı AŞK   yoludur.
AŞKA, iştiyaka açık olmayan yollarla, o ufka ulaşmak oldukça zordur.
Denebilir ki hakikata ulaşmada, "acz u fakr, şevk ü şükür" yolundan başka AŞKA denk ikinci bir yol yokdur.
* * *

AŞK , yitirdiğimiz cenneti bulabilme yolunda, Cenab-ı Hakkın bizlere ihsan ettiği bir buraktır.
Ve bu buraka binenlerden şimdiye kadar hiç takılıp yolda kalan olmamıştır. Vakıa bu semavî burakın sırtında dahi, şatahat ve neş’e sarhoşluğuyla "yol kenarı" yürüyenlere rastlamak mümkündür.
Ama bu, tamamen, onların, Hakla aralarındaki münasebete râcidir…
* * *

AŞK , insanı bütün bütün yakıp kül ettiği için, bundan böyle onu ne dünya ne de ukba ateşleri yakmaz ve yakamaz.
Zira, iki emniyet ve iki korku, iki iştiyak ve iki ızdırabın bir insanda cem olmaması esasına binaen, bütün bir hayat boyu sinesini AŞKIN  alevlerine açan ve iç dünyasında cehennemi ateşlerle pençeleşen kimselerin, ikinci bir defa aynı ızdırap ve aynı elemleri yaşamaları artık düşünülemez…
* * *

İnsana kendi varlığını unutturup onu sevdiğinin varlığıyla bütünleştiren AŞK, kalbin, garazsız-ivazsız, sadece mâşuku dileyip, onun arzu ve isteklerinde duman duman eriyip gitmenin ünvanıdır ve zannımca insan olmadan murad da budur.
* * *

AŞK , Rahmeti Sonsuzun, insan oğluna gelip ulaşan en gizli lütuflarından biridir.
AŞK , bir nüve, bir çekirdek olarak hemen her fertte bulunur.
Şartların elverdiği ölçüde de o çekirdek ve tohum, ağaçlar gibi dal-budak salar; çiçekler gibi uyanır ve meyveler gibi, başlangıç ve sonu bir araya getirme noktasında kıvamına erer.

* * *

AŞK  mesleğine göre âşıkın gözlerine başka hayallerin girmesi haramdır ve bu haramın irtikâbı AŞKIN  ölümüdür.
AŞKIN hayatı, çevresinde duyulan şeylerin, sevgilinin ad ve ünvanları, onun cemâlinin vasıfları ve kemâlinin destanları olduğu ölçüde devam eder yoksa, söner ve ölür…
* * *

AŞK, bir duygu olarak, göz, gönül ve kulak menfezleriyle insanın iç âlemlerine akar; vuslata dek de, bir baraj gibi şişer, bir çığ gibi büyür ve bir alev gibi onun her yanını sarar.
AŞK vuslatla noktalanınca, herşey durgunlaşmaya yüz tutar: ateş söner, baraj boşalır, çığ da dağılır gider…

 

Ölçü veya Yoldaki Işıklar

M.FETULLAH GÜLEN

http://www.sizinti.com.tr/

vxyszd

Kalbe Giden Yol… 

Beş yıl önceydi. Eşiyle gördüğü rüya ve emir telâkki ettiği bir tavsiye üzerinde istişare etmişler ve kararlarını vermişlerdi: Göç edeceklerdi. Nihat Bey, mühendis olarak çalıştığı bilgisayar firmasından ayrılmış; mimar olan eşi de elindeki projeleri tamamlayıp, iş hayatından elini-eteğini çekmişti. Mobilya ve beyaz eşyalarını, borçlarını henüz ödedikleri evlerini ucuz-pahalı demeden satmışlar; geride kalan diğer eşyaları da, muhitlerindeki fakirlere vermişlerdi.

Eş-dost, hısım-akraba kim varsa, onları kararlarından vazgeçirmeye çalışmıştı: “Deli misiniz? Buradaki iş-güç, ev-bark bırakılıp yaban ellere gidilir mi? Nasıl yaşayacaksınız orada? Çocuklarınızı hangi okullarda okutacaksınız? Hem çocuk bekliyorsunuz…’’ Ama onlar, Mecnûn, Leylâ’yı bulmaya; Ferhat, dağı delmeye ne kadar kararlıysa, o kadar kararlıydılar. Evet, belki burada rahatları bozulacak, huzurları kaçacaktı; ama olsundu. Yumuşak döşeklerde, mükellef sofralarda da rıza aranmazdı ya.

Kendilerini uğurlamaya gelenler arasında kimler yoktu ki? Aileleri, iş arkadaşları, gönül dostları, komşuları… Gelebilecek herkes Yeşilköy Hava Alanı’ndaydı o gün. Cenazeleri olsa, ancak o kadar insan toplanırdı.

Nermin Hanım’ın babasıyla vedalaşması, orada bulunanları hüzünlendirmişti. Babası, Nermin’in iki elinden tutmuş ve gözlerinin içine baka baka şöyle demişti: “Kızım, gidip de dönmemek, dönüp de görmemek var. Şöyle doyasıya bakalım birbirimize…’’ Ama tamamlayamamıştı yaşlı adam sözlerini. O hiç sarsılmaz, ağlamaz sanılan adam ağlıyordu işte.

Gittikleri diyarda onları karşılayacak kimseleri bulunmuyordu. Ne bir tanıdık, ne bir referans… Yanlarında bir buçuk can, iki valiz kitap, birkaç valiz eşya ve birkaç ay yetecek para…

Önce uygun bir ev bulup yerleşmişler sonra da iş aramaya başlamışlardı. Aradan günler, haftalar hattâ aylar geçmiş; ama ne Nihat, ne eşi iş bulabilmişti. Kapısını çalıp borç isteyecek kimseden de mahrumdular.

Bu çaresizlik içindeyken, Nermin’e, az buçuk tanışıp selâmlaştıkları komşusu, çocuğuna bakıcılık yapmasını teklif etmiş ve o da bunu kabul etmişti. Kendi bebeği Nisa henüz kundaktaydı; onunla birlikte başka bir bebeğe de bakacaktı.

Bu hâdiseden birkaç hafta sonra Nihat da iş bulmuştu: Benzin istasyonunda pompacılık yapacaktı. Böylece aylar, aylara eklenmeye başlamıştı.

Vatan hasreti, aile özlemi içten içe yakmaya, kavurmaya başlamıştı onları. Ara sıra ümitleri sönüyordu. Ama uzun ömürlü olmuyordu böyle anlar. Böyle zamanlarda gözlerinin önünde, ‘ağlayan bir adam’ silueti beliriyor ve: “Onlar benim imanımı artırıyorlar.’’ diyordu. Hâl böyleyken geri dönmek olur muydu?

Vize alırken yaptıkları sözleşme gereği, beş sene boyunca bulundukları ülkeden ayrılamayacaklardı. Hasretlerini yüreklerine gömmüş, ‘sabır!’ demişlerdi.

Geçen zaman içinde Nermin birkaç çocuğun daha bakıcılığını üstlenmişti. Aileler ona güveniyorlardı. Hattâ bazen çocuklarını almaya gelen ebeveynleri eve davet ediyor; hazırladığı börekleri, çörekleri, pasta ve tatlıları onlara ikram ediyordu. Nermin’in yemekleri çok beğeniliyordu, hattâ bazıları ondan yemek yapmayı öğreniyordu. Yeme, içme faslında yapılan sohbetlerle diyaloglar ilerliyordu.

Nermin izzet-ikram işini gün geçtikçe ilerletmişti. Bakıcılığını üstlendiği çocukları ve ailelerini özel günlerinde (doğum günü, evlilik yıl dönümü) evine yemeğe davet ediyordu. Ramazan ayındaysa tanıdıklarını iftara çağırıyordu. Hâliyle iftar sofralarının konusu oruç oluyordu. İnsanlar, bir şey yiyip içmeden, akşama kadar durabilmeyi, hem de bunu otuz gün sürdürebilmeyi anlamakta zorlanıyorlardı. Ama bu insanlar zamanla buna alışmışlardı. Çoğu iftara geleceği gün -Müslüman olmamasına rağmen- oruç tutmaya, orucun kazandırdıklarını tecrübe etmeye başlamıştı. Sonraki yıllarda iş tersine dönmüş ve Ramazan ayını dört gözle bekleyen bu insanlar, onları iftara çağırır olmuşlardı.

Bir gün Nermin Hanım’la Nihat Bey’in aklına yemek kursu açma fikri geldi.

Bunu fiiliyata geçirmek zor olmamıştı. Zaten mutfakları bu iş için kullanılıyordu. Geriye sadece adını ‘kurs’ koymak kalmıştı: ‘Türk Yemekleri Kursu.’ Nermin Hanım aşçıbaşı, Nihat Bey yamaktı. Sekizine giren Tarık’ın elinden de artık bazı işler geliyordu.

Kurs çeşitli hayırlara vesile olmuştu. Bu sayede onlarca insanla tanışmış, kendilerini tanıtma imkânı bulmuşlardı. Aralarındaki sevgi-saygı, çocuklarına gösterdikleri itina ve dinî vecibeleri yerine getirmedeki hassasiyetleri kursiyerlerin dikkatini çekmişti. Kursiyerler, İslâmiyet’le ilgili soru soruyor, cevapları da saygıyla dinliyorlardı.

Sohbetin yönü bazen Anadolu’ya kayıyordu. Evin muhtelif yerlerine çerçeveletilip asılan Türkiye’nin çeşitli güzel yerlerinin fotoğraf ve kartpostallarını gören kursiyerler, bu güzel yerleri yakından görmeyi çok arzuluyordu. Bu mülâhazalarla Türkiye’ye ziyaret organize edildi.

Uçağa bineli altı saat olmasına rağmen, zihninde uçuşan bir sürü düşünce sebebiyle Nihat bir türlü uyuyamamıştı. Gurbeti vatan belleyen çocukları, rüya ülkesini gezinmeye çoktan başlamışlardı.

Kocasının sol tarafında oturan Nermin enginlere dalmıştı, istikbâle uzattığı merdivene tırmanmaya çalışıyordu. Hava alanında kendilerini bekleyen manzaralarla süslüydü basamaklar.

Annesi onları nasıl karşılayacaktı? Çocuklarını tanıyabilecek miydi? Nisa gurbette doğduğundan, annesi onu hiç görmemişti. Beş yıl aradan sonra ne hissedecekti? Ya kendisi? Ne diyecekti annesine? Nasıl teselli edecekti onu? Gözünde o sahne canlandıkça ayakları geri gidiyordu; ama yüzleşecekti mecburen. Gittiklerinden bir sene sonra almışlardı babasının vefat haberini. Bağrına taş basmıştı. Şimdi gitmeli ve babasının kabrinin başına dikmeliydi o taşı.

İki sene evvel ağabeyi kalb ameliyatı olmuştu. Hep iyiyim diyordu telefonda. Ama sesi pek inandırıcı gelmiyordu. Kız kardeşi geçen yıl evlenmiş ve bir çocuğu olmuştu. Adını Nermin koymuşlardı. Her dakika ailelerine bir adım daha yaklaşıyorlardı. Birkaç saat sonra ülkelerinde olacaklardı. Vuslat yaklaştıkça Nermin Hanım’ın içinde tarifi imkânsız duygular dönüp duruyordu.

Nermin düşüncelerinden ön sıralardaki bir bayanın, yanına gelmesiyle sıyrılabildi. Gözlerindeki nemliliği fark eden bayan onu yalnız bırakmak için geri dönüyordu ki, Nermin elinden tuttu. Elinin tersiyle gözlerini silerken, kadına: “Beş yıldır ilk defa ailemi göreceğim de… Beni nelerin beklediğinden emin değilim.’’ diyebildi.

Yanına gelen bayan elindeki katalogu göstererek: “Buraya da gidecek miyiz?’’ dedi. Gösterdiği Mevlâna türbesiydi. “Evet” dedi Nermin. “Yeterince vaktimiz olacak. On beş gün boyunca adım adım gezeceğiz Anadolu’yu.’’

Yemek kursuna katılanlardan on altı kişi onlarla Anadolu’nun camilerini, güzelim insanlarını, tabiî güzelliklerini görmeye geliyorlardı. On beş günlük tatillerinin tamamında misafirleriyle beraber olacak, vakitlerini onları gezdirerek geçireceklerdi.

Hava alanına onları karşılamaya kalabalık bir grup gelmişti. “Yavrum!’’ diyerek kendisine ulaşmaya çalışan yaşlı annesini görünce Nermin’in dizlerinin bağı çözüldü. Annesinin yanı başındaki ağabeyi sıhhatli görünüyordu. Kerime, kızını gösteriyordu ablasına…

Bir düğünlerinde olmuştu böyle konvoy, bir de şimdi… Yabancı misafirler böyle bir ilgi beklemedikleri için şaşkındılar. Konvoy, İstanbul’un caddelerinden hızla akarak evlerine ulaştırdı onları.

On beş gün göz açıp kapayıncaya kadar geçmişti. Beş sene öncesi gibi dönüyorlardı yine. Bu sefer onları uğurlamaya daha kalabalık bir grup gelmişti. Ama engellemek isteyen yoktu.

Nihat Bey’le Nermin Hanım’da pişmanlıktan eser yoktu. Vakıa, gözleri yaşlıydı. Bakışları hüzünlüydü. Fakat başka bir şeydi bu… Bilerek, isteyerek, şevkle koşuyorlardı vazifelerinin başına.

Onları hicret mahallerine yeniden götürecek olan uçak gürültüyle havalandı. Nihat, kendisine bakan eşine: “Değdi mi Hanım?’’ dedi. Her şeyi terk edip sıfırdan başlamaya değdi mi? Çektiğimiz bunca sıkıntıya değdi mi?

Nermin, yan koltukta oturan misafir çifti işaret etti: Değmez mi hiç? Görmüyor musun Anna’yla eşini? Bak, merakla Yusuf Aleyhisselâm’ın kıssasını okuyorlar.”

Biraz sonra Anna’nın eşi Tomy heyecanla Nihat’in yanına gelip, “Buldum! Buldum Nihat Bey!” diye seslendi. “Adımı buldum. ‘Yusuf’ olsun benim adım da…’’

Nihat hıçkırıklarına hâkim olamıyordu. Vatandan ayrılışa değil, hicretin meyvesine ağlıyordu.

Yusuf Ünal

üƒтâ∂є

7

Dirilik ve canlılık sözcükleri ile ifade edebileceğimiz hayat; cehalet, dalâlet ve küfürle ölmüş bulunan kalbî hayatın, iman, mârifet ve muhabbetle dirilmesi demektir ki,
أَوَ مَنْ كَانَ مَيْتًا فَأَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِي بِهِ فِي النَّاسِ
"Ölü iken iman ile diriltip nura erdirdiğimiz ve halk içinde o ışıkla yürüyen." mealindeki âyet buna işaret etse gerek.
Erbab-ı hakikatçe hayat, beden ve cismaniyet zulmetlerinden kurtularak, kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselmek demektir. Bu mazhariyetin, külliyet kesbetmiş bir fert olması itibarıyla, Hz. Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’a bakan yanını, وَكَذٰلِكَ أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ رُوحًا مِنْ أَمْرِنَا "İşte, böylece sana, emrimizden (kalblere diriliş vaadeden Kur’ân’ı vahyettik)." âyeti; bütün dirilmeye namzet insanlara bakan yönünü de; يَا أَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا اسْتَجيِبُوا لِلّٰهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ "Ey iman edenler, Peygamber sizi, din ve dünyanız itibarıyla dirileceğiniz şeylere davet ettiğinde, Allah ve Resûlü’nün bu çağrısına icabet ediniz!" ferman-ı sübhanîsi ile telif etmek mümkündür…
Arzın hayatı; ondaki bütün dirilişler, değişik buuddaki neşv ü nemâlar, gelişip yayılmalar, toprak ve onun muhtevası, su ve onun hayatiyeti, hava ve onun içindeki muhtelif gazlarla sımsıkı irtibatlı olduğu gibi, hakikî insanî hayat da, hakikat ilmi, irade ve himmet gücü, ahlâk ve karakter sağlamlığı, maiyyet-i ilâhiye iştiyakı ve böyle bir mazhariyeti duyma sevinciyle ciddî alâkalıdır ki, bütün bunlar, aynı zamanda "meydân-ı tayarân-ı ervâh"a uçmanın bir pisti ve ebedî hayata ulaşmanın da rampasıdır.
Evet arz, bütün o potansiyel derinlik ve zenginliklerini; وَاللّٰهُ أَنْزَلَ مِنَ السَّـمَاءِ مَاءً فَأَحْيَا بِهِ الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا "Allah gökten bir su indirdi ve onunla ölümünden sonra yeryüzünü diriltti." , وَأَحْيَيْنَا بِهِ بَلْدَةً مَيْتًا كَذٰلِكَ الْخُرُوجُ "Biz, o su ile ölü bir beldeyi dirilttik. İşte (kabirden) çıkışınız da böyle olacaktır." , وَجَعَلْنَا مِنَ الْمَاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَيٍّ "Biz, her canlı şeyi sudan var ettik." beyanlarıyla ifade edilen kaynaktan elde ettiği gibi; imansızlık, mârifetsizlik, muhabbetsizlik kuraklığına, çoraklığına maruz kalmış ve hatta ölmüş ruhlar da inançla hayat ufkuna yönelir, mârifetle onu duymaya başlar, aşkla onun enginliklerine açılır, azim, irade ve kararlılıkla da dirilirler; dirilir ve وَإِنَّكَ لَعَلَى خُلُقٍ عَظِيمٍ "Şüphesiz Sen en yüksek bir ahlâk üzeresin." tebcili ile serfirâz ahlâk kahramanının rehberliğinde تَخَلَّقُوا بِأَخْلاَقِ اللّٰهِ "Allah ahlâkı ile ahlâklanın." hedefini gerçekleştirdiği ölçüde ilâhî maiyyete ulaşır; o maiyyetin eb’âda sığmayan ferah-fezâ ikliminde sevinçle kanat çırpar; sürekli şevkle şükür soluklar; mevsimi gelince, Hak huzurunda bulunmanın iştiyakıyla lâmekânî ve lâzamanî bir ufka erer ki, orada vicdanı her zaman; فَإِذَا أَحْبَبْتُهُ كُنْتُ سَمْعَهُ الَّذِي يَسْمَعُ بِهِ وَبَصَرَهُ الَّذِي يُبْصِرُ بِهِ وَيَدَهُ الَّتِي يَبْطِشُ بِهَا وَرِجْلَهُ الَّتِي يَمْشِي بِهَا "Bir de Ben onu sevdim mi, artık onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli… olurum." hakikatini duyar; ruhu da فَرَوْحٌ وَرَيْحَانٌ وَجَنَّتُ نَعِيمٍ fehvâsınca, cennetlerde, Rabbülâlemîn’in civarında, Hazreti Erhamürrâhimîn’in maiyyetinde, Sultan-ı Akderu’l-Kâdirîn’in gücü ile hep sonsuza doğru pervâz eder durur.
Artık ayn-ı hayat olan bu mertebede ne ölüm vardır ne de zeval.. olsa olsa, nefis ve cismaniyet cihetiyle bir fenâ; kalb, ruh ve insanî latîfeler itibarıyla da bir bekâ vardır ki; siz buna isterseniz "fenâ fillâh-beka billâh-maallah" da diyebilirsiniz.
Böyle yüksek bir neticeye ulaşan sâlikin hayatında, üç tür soluk veya nefes söz konusudur: Havf soluğu, recâ soluğu, muhabbet soluğu. Nefis; cismaniyet ve beden adına önemli bir misyon eda ettiği gibi; havf, recâ ve muhabbet de kalbî, ruhî hayat hesabına ehemmiyetli birer dinamik sayılırlar. Yüce Allah’ın ululuğunu düşünmek, O’nun mehâfet ve mehâbetiyle oturup kalkmak, annesinin itabından endişe duyup da yine onun şefkatli kucağına sığınan yavrunun duyduğu mânevî hazzın kat katını insanın vicdanına ifâza eder. Evet, O’nun hakkında hüsnüzan edip, rahmetinin enginliğini mülâhazaya almak, öylesine ruhanî bir sürûrdur ki, eğer tecessüm etse, bir mânevî Cennet şeklini alır. O’nun eserlerinin çehresinde isimlerine ulaşmak, isimlerinin tecellî iklimlerinde dolaşıp sıfatlarını soluklamak, onların taalluk noktalarını mülâhazaya alarak zevkin hayret buudlu olanlarını duymak, tarifi, tavsifi imkânsız öylesine engin ve rengin bir hazdır ki, böyle bir mazhariyeti ancak bu ölçüde bir miracı gerçekleştiren şehsuvarlar duyabilirler.
Bu kutlu yolun yol boyu televvünlerini her adımda duymasalar bile, hiç şüphesiz bu cihandeğer hedefe, rampadan hareketle en hızlı ulaşacaklar, acz ü fakr, şevk u şükür azığı ile yollara koyulanlardır. Onlardır ki, damla iken derya olmasını bilir, zerre iken kehkeşanların kol gezdiği iklimlerde dolaşır ve kendilerini hiç ender hiç gördükleri hâlde, bir santral gibi bütün bir varlığın özüyle, gayesiyle iç içe yaşarlar. Gezip dolaştıkları her yerde:
"Fakrıyla eriştim fahre
Münacat eyleyip Hakk’a
Derim ya Hayy ya Kayyûm"
(İbrahim Hakkı)
der, şevk u şükür gülbanklarıyla coşarlar.. coşar ve bu ufkun bir kadem ötesinde bulunan gerçek hayat ve gerçek vücudun nurlarıyla kendilerinden geçerler ki, bazılarının "vücud", "şuhûd" yorumları bir yana, hayatın ve vücudun hakikatini "bî kem u keyf" duyar ve "Bir bu kadar zevke bu ömür kâfi değil!" (Y. K.) derler.

اَللّٰهُمَّ اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ
وَصَلَّى اللّٰهُ عَلَى رُوحِ سَيِّدِ اْلأَنَامِ وَوَسِيلَةِ حَيَاةِ الدَّارَيْنِ وَعَلَى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ أَجْمَعِينَ

M.FETULLAH GÜLEN

*Bu yazı, Sızıntı dergisinin Nisan 1997 tarihli 219. sayısından alınmıştır.

http://www.sizinti.com.tr/

Sonraki Sayfa »