Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

Vakti vardır…

%E7ay

Vakti vardır…

Ve can çeker.

Ama berrak ve demli bir çaydan daha iyi olan şey,

o çaya sohbet katan,
lezzet katan dostlardır.

Çay da, dost da, teselli makamında bir talihtir.

Yalnızlığa hüzün taşır çay…

Sohbete muhabbet…

***

Hayatın neresinde, ne şekil ve görüntüde olursak olalım; mesele şudur:

Bir bardak demli çayın yanında ne kıymetimiz var?

Hangi dostun bir bardak demli çayı için "hasretin adı" ve "katma değer"iyiz?

***

Vakti vardır..

Ve can çeker.

Can, çayı bahane edip dost ister.

Profesör istemez, genel müdür hiç istemez…

Makam ve mevki…

Ve dahi şan ve şöhret…

Ve dahi mal ve mülk sahibi istemez.
Aradığı insandır.

"İnsan" sıfatının yanında, som altına şekil katmak için sokuşturulmuş bakır kadar ehemmiyeti olmayan unvanları hesaba katmaz…

Ve can, insan çeker.

Bir bardak demli çayın her yudumunu, ab-ı hayata dönüştüren insan!

***

Bir daha mesele şudur:

Canımız kimi çeker ve kimin canı bizi çeker?

Ve neden?

***

Hayattan aldığımız ve hayata kattığımız can sıkıntılarının çoğunun sebebi, maalesef değersiz şeylerden ibarettir.

Ne bu dünyadan çekip giderken bizimle birlikte gelirler.

Ne sonrası için işe yararlar.

Üstelik, bir bardak demli çayın yanında bile, sahibini "beş kuruş" sahiplenmezler…

***

Su kaynar…

Aşk ateşinde…

Bir tutam çay yaprağıyla karışmak, vuslattır.

Bu sıcaklığa…

Bu buhara ram olur ve yayılır duygular.

Sonra aşkın rengidir ve demidir görünen.

Ve aşkın rayihası.

***

Türkiye ruhunu kaybetti!!

 

 

Türkiye ruhunu kaybetti.

Toprak mı, En değersiz şeyimizdir belki de, belki de en değersiz şeyimizi kaybedince, her şeyi kaybettiğimizi anladık:

Ruhumuzu!

CEMİL MERİÇ

Taala’nın adıyla…

ebruli-1

Taala’nın adıyla…
Bir önsöz ile başladı Rahman olan Rab kitabına, bir açılış diledi gönüllerde…

Eylül renkli Buzağı’nın öyküsüne Musa’nın güz sarısı imtihanını sindirdi evvel, sonra İmran ailesinin mümtaz macerasını anlattı. Kadınlar hakkında emretti emrettiğince; gökten Sofra’lar indirdi İsa’ya indirdiğince. Etinden ve sütünden ve gücünden haram ile helali ayırdı Hayvanlar’ın.

A’raf’ta en ince kabuğundayken cennet ile cehennem, Ganimetler paylaşıldı hak üzre. Bir Tevbe’nin kanadında idi. Yunus’ta gördüğümüz iman, Ad ile İrem üzre at sürdü Hud adlı bir sultan. Gönüller ferahı Yusuf lirik bir aşk oluverdi Ken’an’da; korkunun ve umudun şimşeğine bir Gök gürültüsüyle yandı yanan da.

Yâd et o zamanı ki hani İbrahim Kâbe’ye ilk taşı koymuştu ve Hicr kentinden Semud ile Eykeliler Lut’u yalanlayıp kovmuştu. Hatırla!.. Ne hoştur, renk renk, çiçek çiçek ballarıyla bir Balarası; ne güzeldir Mirac’da Gece yürüyüşüne çıkar gibi Kutlu Sevgili gece yarısı. Hani yedi er vardı bir Mağara’da, bir de Kıtmîr; hani âbide Meryem bir çocuk doğurmuştu ruşen–zamîr?!..

Ta–Hâ!..
Peygamberler aşkına!.. Kâbe ve Zemzem aşkına; hurma ile Hac aşkına… “Muhakkak ki Mü’minler felaha ermişlerdir.” Ve Nur ile küfrü Ayıran’dır bu kitâb; arz ile semada bu kitaba hayrandır her hitab. Hiçbir kelam, hiçbir söz, eş olmaz bir harfine; Şairler şöyle dursun, övgüsüne aciz kalır şiirler bile. Öyle ya, Karınca Süleyman ile bahs edebilsin mi; Hikayeler hakikate gidebilsin, Örümcek aslanı yedebilsin mi? Bu kitab ki, Rum’un elbette mağlub olduğunu da, Lokman’ın Secde ederek hitmetle dolduğunu da, Ordular’ın ahvâlini de, Sebe kentinin hâlini de bize dosdoğru anlattı. Bu kitap ki, Yoktan Yaratan’a özge bir sanattı.

Ya–Sîn!..
Saf saf duranlar aşkına!.. Ve Sad aşkına… “Ve kâfir olanlar, Bölük Bölük cehenneme sevk edilmişlerdir.” Mü’minse açıklayarak göğsündeki imanı, ve Danışarak nefsindeki gümânı… Namazı dosdoğru kılarak ve Altın ile mücevherlerden manevi süsler alarak girer yola. Ne zifiri gölgeli alev saçan Duman’lar, ne Diz Çökenler ve vuruşarak koşanlar, ne de Kum Tepeleri’nce zulümlere batanlar onu döndürebilir yolundan. Övülmüş Elçi’dir ki ona Feth’i müjdelerdi; altından ırmaklar akan Odalar müjde verdi.

Kâf!..
Tozu dumana katanlar aşkına!.. Tur dağından Yıldız doğar, Ay çıkar. Rahman “Kıyam et!” dediyse elbet Kıyamet çıkar. Dağlar pamuk pamuk atılır çevremizde, Demirleri eriten Mücadele çatılır çehremizde… Bir Toplanış’la toplandığında, İmtihan olunan kadın da… Saf tutmak üzere Toplanma gününde Münafıklar adında… Bilecekler elbet gerçek Kâr–zarar gününü, anacaklar elbet Efendim’in adını ve ününü. Boşanmanın bir yük, Haram kılmanın bir yok olduğu o günde, hani dönecek ya her şey Mülk’ün sahibine!.. Hani yazan Kalem, yazacak ya Hakikati yeniden ve yine O Kalem ne güzel yazdı!.. Yüksek makamlara yazınca peygamberler kaderini, Nuh’u Tufana yazdı, denizler yana yazdı.

Cinler aşkına!.. Örtünüp bürünen ile Örtüye bürünen eşit yaşayacak Kıyamet’i elbet, ve gümüş tepsilerden saçılacak cennet baharları ayaklarına nevbet be nevbet. İnsan ki Gönderilenlerden almışken Haberini sorgunun suâlin, nasıl da Çekip çıkardı haramını helâlin ve nası Yüz çevirdi cemîlinden Cemâl’in? Ah gafil insan!..

Güneş Dürüldüğü ve gök Ayrıldığı vakit, Ölçüde hile yapanların vay haline!.. Vay haline onların sema Yarıldığı vakit!..

And olsun göğe ve Burçlara ve Gece yıldızına! Rabb’ın Pek yüce adını anarak and olsun Sarıp bürüyen kıyamete… Ve and olsun Tan vakti’nde kutsal Belde’leri kuşatan rahmete. Güneş’e de and olsun, Geceye ve Kuşluk vakti’ne de… “Senin göğsünü ferahlatacak biçimde Açmadık mı” buyuranın ahdine de… O gün inananların açık olacak gönülleri, ve açılacak gönüllerde gülleri.

İncir’e ve zeytine and olsun ki, “O, insanı bir Kan pıhtısından yarattı.” ve Kadir gecesinde üstüne rahmet rahmet, Açık bir belge olan Kitab’ı attı… Artık, “Yer şiddetli bir Sarsılışla sarsıldığında” ve Hızlı Koşanlara çarpıldığında, Kıyamet, gözyaşlarınca Çoklukları bir bir boşaltır yokluklara. Zaman’a yemin olsun ki, artık masumlara El ve dille sataşanlar o gün zilletle ziyandadır; Rabb’ın Fil sahiplerine yaptığınca, ve Kureyş’in verilmesi gerekeni vermeyen inada saptığınca hasretle hüsrandadır…

Kevser hakkı için ey kutlu er! Mühürlü kalpler, almazsa haber, taşıma keder. Madem Kafirler, Yardımı terk eder, dağlasın ciğer, bırak olsunlar heder. Ve eli kuruyasıcanın eli Kurusun… Sen ki Rahman’ın özge kulusun, hemen Allah’a yönel, İhlas’a çark et. Tan yeri yeniden sökülürken, İnsanlar dehşetle dökülürken, hemen Allah ’a sığın, kulluğu fark et.
İSKENDER PALA

Zaman Gazetesi 11 Nisan 2002

AYASOFYA HİTABESİ

14

AYASOFYA HİTABESİ ’ den

…..

Çünkü Ayasofya’nın kapılarıyla beraber ruhumuzu kilitlediler. Her mâna, her hikmet, her münasebet Ayasofya’ya bağlı…

Ayasofya açılmalıdır. Türk’ün bahtıyla beraber açılmalıdır.

Ayasofya’yı kapalı tutmak, Yunanlıya "ben yapamıyorum; sen gel de kendi hesabına aç!" demekten farksızdır.

Ayasofya’yı kapalı tutmak, Birleşmiş Milletler’den Afrikalı yamyam devletlerine kadar aleyhimize rey verdirip kendileri müstenkif geçinen Batılılara "artık benim hayat hakkım kalmadı!" demektir.

Ayasofya’yı kapalı tutmak, bu toprağın üstündeki 30 milyon ve altındaki 30 milyar Türk’ün semâları tutuşturan lanetine hedef olmaktır.

Ayasofya’yı kapalı tutmak, Allah’a sövmeye, Kur’ana tükürmeye, Türk tarihini kubura atmaya, Türk iffetini kirletmeye, Türk vatanını satmaya denk bir suçtur.

Gençler! Bugün mü, yarın mı, bilemem!

Fakat Ayasofya açılacak!.. Türk’ün bu vatanda kalıp kalmayacağından şüphesi olanlar, Ayasofya’nın da açılıp açılmayacağından şüphe edebilirler.
Ayasofya açılacak… Hem de öylesine açılacak ki, kaybedilen bütün mânalar, zincire vurulmuş masumlar gibi onun içinden fırlayacak!.. Öylesine açılacak ki, bu millete iyilik ve kötülük etmişlerin dosyaları da onun mahzenlerinde ele geçecek…

Ayasofya açılacak!… Bütün değer ölçülerini, tarih hükümlerini, dünyalar arası mahsup sırlarını, her iş ve herşey hakkındaki gerçek miyarları çerçeveleyici bir kitap gibi açılacak…

Allah tarafından mühürlenmiş kalplerin mühürlediği Ayasofya, onların aynı şekilde mühürlemeğe yeltenip de hiçbir şey yapamadığı, günden güne kabaran akınını durduramadığı ve çığlaştığı günü dehşetle kolladığı mukaddesatçı Türk gençliğinin kalbi gibi açılacak…

Ayasofya’yı, artık önüne geçilmez bu sel açacak…

Bekleyin gençler!.. Biraz daha rahmet yağsın… Sel yakındır.

Fatih ve Onun Yeni Nesline Selam!

Üstad Necip Fazıl KISAKÜREK

(Hitabeler, Büyük Doğu Yayınları, 8. baskı / s. 145-152)

www.n-f-k.com

İnsanı Uçuruma Götüren Sözler

a02bae890ae0584bd1670483a36e4aa3

"Sen namazı boşver, benim kalbime bak"
"Benim kalbim temiz" "için temiz olsun yeter" gibi sözlere sığınan bazı insanlar, ibadeti, namazı, tesbihi, zikri pek önemsemez, "olmasa da olur" gibi bir yaklaşım sergilerler.

Oysa kalbin sahibi Allah’tır.

Kalbi kim yaratmışsa, onun temizlik hükmünü de ancak O verir. Bunun için bir insanın kendini “temize çıkarması” yetmez. Üstelik temize çıkarmakla da temize çıkmış olmaz; gerçekte temiz olmalı.

Bu düşünceye sahip olan kişileri Kur’an anlatırken der ki:
“Görmüyor musun, kendisini temize çıkaranları? Oysa Allah dilediğini temize çıkarır, hiç kimse de kıl kadar haksızlığa uğramış olmaz.” (Nisa, 4:49)
Mütevazı olan kimse “Ben mütevazı bir kişiyim” diyemez, ihlâslı olan kişi de “Ben ihlâslı bir insanım” diyemeyeceği gibi…

Yine bir kimse, “Ben iyi bir adamım”, “Ben hayırlı bir kimseyim” diyerek kendini öne çıkaramaz, çıkarmaması gerekir.

Bu açıdan “Ben temiz kalpli bir kişiyim, benim kimseye bir kötülüğüm yok” gibi sözlerle bir insan kendini anlatamaz. Çünkü kim bu faziletleri sahiplenerek dile getirirse, o faziletlerden yoksun olduğu ortaya çıkar.

Kur’an’ın ifadesiyle, “Siz kendinizi temize çıkarmayın. Kimin takva sahibi olduğunu en iyi O bilir.” (Necm , 53:32)

“Temize çıkmak” Allah katında hâlis ve takva sahibi bir kul olmak anlamına geliyor. Bir insan takva sahibi olmaya çalışır, takva üzere bir hayat yaşar, ama kimin gerçek anlamda muttaki olduğunu ancak Allah bilir. Bu da ancak Allah’ın lütfu ve rahmeti sayesinde olur.

“Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, ebediyen hiçbiriniz temize çıkamazdınız. Fakat Allah dilediğini temize çıkarır” (Nur, 24:21) âyeti bu gerçeği dile getirirken, insanın sahip olduğu bütün nimetlerin, manevî hallerin, ahlakî üstünlüklerin bütünüyle Allah’ın bir ikramı ve ihsanı olduğunu anlatıyor.

Âlâ Suresi’nde ise, “Temize çıkan kurtuluşa erdi” âyetinin devamında, “Rabbinin adının anıp namaz kılan” âyeti gelir ki, gerçek anlamda temizliğin iman ve namazdan geçtiği bildirilir.

Zaten Kur’an’da imanla birlikte namazın geçtiği, imanla namazın peş peşe, yan yana bulunduğu birçok âyet vardır.

Kalbin temizlenmesi, ruhun arınması, nefsin ıslahı ve insanın terakki etmesi/yücelmesi imanla ve ibadetle mümkün olur.

Bazı kimseler, kalp temizliğini sadece, insanlar hakkında bir kötülük düşünmemek yahut yardımsever olmak gibi basit bir çerçevede anlıyorlar. Bununla da kalmayıp, insanlara iyi davranmakla, ibadet sorumluğundan kurtulduklarını sanıyorlar. Bu düşünce, şeytanın bir oyunu ve tuzağıdır, nefsin de bir aldatmacasıdır.

Bu kişiler, namazında niyazında olan bazı kimselerin, İslam’ın ruhuna aykırı düşen, başkalarına zarar veren davranışlarını tespit ediyorlar. Bunu bahane ederek, “Bak, bu kişiler namaz kıldıkları halde şu şu hataları da yapıyorlar. Ben böyle bir ikilem içine girmektense, namazı hiç kılmam daha iyi” diyerek kendi namazsızlıklarını bir özür olarak öne sürebiliyorlar.

Bir defa, farzlarda yorum yapmaya hiç gerek yoktur. Onlarda yanlış yorum yapmaya ve gerçeği saptırmaya da kimsenin hakkı yoktur. Çünkü ortada yoruma açık bir durum söz konusu değil. İnanan bir insanın yerine getirmesi gereken en önemli ve en hayatî ibadet namazdır. Kendi tembelliğini, kendi ihmalini bahane göstererek “kalp temizliğini” öne sürüp namazı gereksiz görmek bir akıl mantık işi değildir.

Karşınızda açlıktan kıvranan bir yoksul duruyor, hemen yanında da para içinde yüzen zengin birisi. “Bu adama niçin yardım etmiyorsun?” diyecek oluyorsunuz. O da “Siz benim yardım etmediğime bakmayın, benim kalbim şefkat dolu, merhamet dolu” diye karşılık veriyor.

Şefkat ve merhamet, kalbe ait birer güzelliktir. Fakat şefkat ve merhamet ancak aç ve fakir insanlara yardım edince kendini gösterir.

İmanın da bu şekilde bir ortaya çıkışı vardır. Kalbin, Allah’ın emirlerine itaat etmesi bir güzelliktir. Bu güzelliğin belirtisi ve ispatı ise ibadettir.

Kalplerinin temizliğini iddia ederek ibadetten kaçanların büyük çoğunluğu, nefsine uyarak ruhlarını karartan ve maddeden başka bir şey görmeyen insanlardır.

Bir insan, namaz kıldığı halde nefsini yenememişse, işlerini Rabbinin emirlerine göre düzenleyememişse, bu adam namazın ruhuna erememiş demektir. Ama o kul, bu hatasını namazı terk ederek tedavi edecek değildir. Bunun yolu yine namazdan geçer. Bu adam namazını böylece kılmaya devam etse de, özlenen o kemal noktaya varamadan ölse ne olur?

Mahşerde, o büyük hesap gününde, namazının sevabı da tartılır, işlediği hataların günahı da… Neticede, günahları galip gelse ve cehenneme gitse de, sonunda yine cennete döner. Ama elbette oradaki makamı da o noksan namazına uygun olacaktır.

O mizanda, zerre kadar iyilik de kötülük de tartılacaktır. Biz, “kalbimiz temiz” diyerek nefsimizi başköşeye oturtup başkalarının günahlarına bakacağımıza, kendi noksanlarımızla ilgilensek ve onları tamamlamaya gayret göstersek o gün daha kârlı çıkarız.

Biz o âlemde, başkalarının hatası nispetinde değil, kendi sevabımız miktarınca derece alacağız. Başkasının noksanlığı bizi yükseltmeyecek. Bu dünyada bile onun misallerini yaşamıyor muyuz?

Bir meyveye elimiz erişmediği zaman, ayağımızın altına bir şeyler koyuyor ve ona ulaşıyoruz. Yoksa boyu bizden daha kısa olanlara bakmakla midemize bir şeyler gitmiyor.

Geliniz, hayalen mahşere gidelim:

“Günahkâr bir kimse ister ki o günün azabından (kurtulmak için) oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran sülalesini ve yeryüzünde kim varsa hepsini fidye olarak versin de tek kendisini kurtarsın.” (Mearic, 70:11-15)

Şimdi bu âyetin sergilediği tabloyu birlikte seyredelim. En yakınlarımızı bile feda etmemizin para etmeyeceği o meydanda, başkalarının kusurlu oluşunun bize bir fayda sağlamayacağını iyice anlayalım.

Sonra dönelim dünyaya, kendimize gelelim. Kusurlarımızı görüp, noksanlarımızı bilelim. “Senin kalbin temiz” diyerek bizi oyalamaya çalışan ve ibadetten uzaklaştıran nefsimizi en büyük düşman tanıyalım. Onunla çarpışalım. Zaman en büyük sermaye. Onu başkalarını tenkide değil, kendimizi tekmile sarf edelim. (*)

Bu açıdan namazı küçümser bir tavır içinde bulunmak insanı tehlikeye götürür, imanını zedeler, dinî hayatını uçuruma sürükler. Zaman içinde İslamî hassasiyeti de azalarak kendisini bütünüyle şeytana bir oyuncak haline getirir.

 

Mehmet PAKSU

www.hanimlar.com

Eski Gönderiler »